Önsöz

Kasım 23, 2009

Esselamunaleyküm Rahmetullahi Ve Berekatühü

Biz bu dergiyi sırf Allah rızası için çıkardık,
Belkide İlk sayımızın konusundan belli oluyordur bu.

Mescid-i Aksa Ve Filistin…

Bu dergiyi çıkarmak için kolları sıvayıp çalışmalara başladığımızda bizi çok tersleyen oldu.
Dergi Çıkaracaksınızda Filistin Kurtulacakmı?” Diyen kardeşlerimiz (!!!) oldu.
Belki filistin kurtulmayacak ama, en azından şu kadar insan filistini bir kere daha hatırlayıp,
O kafir israilin ürünlerini kullanmayacak. Belki gece teheccüd namazına kalkıp dua edecek.
Kim bilir belki çıkıp Filistin konvoyuna oda katılacak, Allahualem (Ancak Allah bilir)
Biz bunu sonuçta Allah rızası için çıkardık, kim ne derse desin bizim umrumuzda değil.
Ha eleştirileri göz önüne alırız elbette, fakat eleştiri olsun diye eleştirenleri asla umursamayız.
Her zaman belirttiğimiz Gibi bu davada insanlarla boş yere tartışacak zamanımız yoktur,
Bu Davada tek bir saniye bile bizim için altın değerindedir. Rabbim bu davada ayağımızı sabit kılsın.

    Kudurmuş.! israiloğulları her gün farklı bir yöntemle, mescidi aksa ve filistine saldırmaya çalışıyor.
Daha 2 gün önce gazetede okudum, bir yahudi çocuğu müslüman bir filistinli kadının üzerine şarap fırlatıyor.
Havadan bombardıman yaptılar gönülleri rahat olmadı, karadan işkencelerle silahlarla, tanklarla saldırdılar,
Gönülleri rahat olmadı, şimdide çıkmışlar sokaklara iffetli müslüman kadınlara şarap fırlatıyorlar..!!!

     Allahu Teala bile kuran-ı kerimde israiloğullarını lanetlerken, bazı ılımlı insanlar “Yahu lanet etmeyin
Yahu be adam Allahu Teala bunları lanetlemiş, sen kim oluyorsunda lanet etmeyin diyorsun. Böyle insanlar
İslama destek değil köstek olurlar, böyle insanlar filistinliyi terörist, israilliyi dost ilan ederler…!!
Yahu işte siz kahrolsun israil derseniz adamlar nasıl imana gelecek Kardeşim adamların imana,
Gelme gibi bi niyeti yokki, onlar kardeşlerimize işkence ederken biz nasıl onlara “kahrolsun israil” demeyiz..!!

         Allahın izni ile bu dergimiz hayırlara vesile olur, insanların bilinçlenmesine vesile olur inşaAllah..
Dergimize yazan değerli köşe yazarlarına teşekkürü bir borç biliriz, kırmadılar bizi bir yazıda onlar yazdılar
Mescid-i Aksa Ve Filistin konusundaki duyarlılıklarından dolayı rabbim kendilerinden razı olsun…
Esselamunaleyküm…

    Kahrolsun israil…
     Kahrolsun israil…
     Kahrolsun israil…


Abdurrahman Dilipak

Kasım 23, 2009

MESCİD-İ AKSA

YA DA FİLİSTİNDE YAŞANAN BİR İNSANLIK DRAMI!

A.Dilipak

Filistin; vaat edilen topraklar.. İlk kıblemiz..

Namazın farz kılındığı İsranin gerçekleştiği makam..

Mescid-i Aksa bütün bunların toplamını ifade ediyor..

Müslümanların o mekanda iki özel yapısı var. Yahudilerin Ağlama duvarı ve Hristiyanların iki kilisesi:Doğuş ve Kıyamet kiliseleri..

Müslümanlar o toprakların hizmetkarı olmadan önce Yahudiler toprağın hükümranı olduklarını iddia ettikleri zaman Hristiyanları kutsal mekana yaklaştırmadılar. Hristiyanlar ele geçirdiklerinde ise Yahudileri..

Müslümanlar o toprakların hizmetkarı olduktan sonra ise herkes inandığı gibi yaşamaya devam etti. Adalet vardı, barış vardı, özgürlük vardı..

Hatta Müslümanlar yıkılan surları tamir ettikten sonra, kendi şiarlarını ana giriş kapısına nakşederken, ötekileri rahatsız etmeyecek bir şiarı seçti ve oraya “Lai ilahe ilallah, İbrahim Halilullah” yazdı..

Bilmem kaç kişi farkında. İstanbul, bir yanı ile de Kıbleteyn makamıdır.. Yani İstanbuldan kıbleye döndüğünüzde yüzünüzü aynı anda ve aynı zamanda Kudüse dönmüş bulunuyorsunuz

 Bu gün İsrail Mescidi aksanın altını boşaltmış bir durumda.. Filistinlilerin şahsında aslında Müslümanları bu topraklardan çıkartmak istiyor.. Eğer bunu başarırlarsa (ki bu mümkün değil), sıra aynı mekan içindeki Hristiyanlara da gelecek.. Kudüsü başkent ilan eden İsrailin niyeti çok açık.. Bu da yeni bir savaşın, hatta adına Melheme-i Kübra, ya da Hristiyanların Argemedon dedikleri, yeni bir kıyamet savaşının başlangıcı olabilir..

 İsrail Hitlerin kovaladığı Yahudilerin İngilizler tarafından devşirilmesi ile meydana getirilen sun’i bir devlet.. İsrailin varlığı, İslama, Müslümanlara, bölge halkına yönelik bir tehdit olduğu kadar aslında Yahudilik için de bir tehdide dönüşmüştür.. Yahudilik Siyonist kadroların zebunu haline getirilmiştir..

Batılılar açısından İsrail, İslam coğrafyasına sokulmuş bir Truva atı hükmünde, bir sıçrama tahtası olacaktı. Ama artık İsrail Yahudilik ve batının çıkarları açısından bir fırsattan çok tehdide dönüşmüştür.. Siyonizm giderek ideolojik, politik, seküler bir projeye dönüşmüştür ve Musevilik açısından ciddi bir tehdit haline gelmiştir..

Öte yandan ne dünyada ve ne de bölgede geçen bunca zamana rağmen meşruiyetini kabul ettirememiştir.. Şımarık, saldırgan politikaları ile bölge barışı , hatta dünya barışı açısından öncelikli bir tehdit haline gelmiştir.. Sahip olduğu nükleer teknoloji bu anlamda kaygı vericidir.

İsrail, son zamanlarda adeta şamar oğlanına döndürülmüştür.. Gazze operasyonu sebebi i,le BM de ilk kez savaş suçlusu olarak gösterilmekte, İsrail Cumhurbaşkanına katliam onur ödülü verilmesi teklif edilmektedir..

ABD deki 11 Eylül saldırısı, sahte dolar basımı, bir akım siyasi cinayetler gibi konularda da MOSSAD ın sorumluluğundan ciddi bir şekilde kaygı duyulmaktadır..

Gazzede yaşanan insanlık dramı, dünya kamuoyunun gözlerini bu topraklara çevirmesine sebeb olmuştur ve bölge devletleri ve İslam coğrafyasında, kamu oyu ve iktidarlar nezdinde giderek artan bir rahatsızlık sözkonusudur..

İsrail ve İsraili destekleyen Yahudi Lobisinin dünya derin devleti ile olan yakın ilişkisi, bu güçlere karşı giderek yükselen nefretin odağına bu ülkenin yerleştirilmesine sebeb olmaktadır..

Görünen o ki, bundan sonrası için , İsrail açısından gelecek günler, geçen günleri aratacaktır.

Siyonistler, Kutsal metinlerde kendilerine yönelik uyarıları görmezden gelerek, Tevratta ki “Dinle Ey İsrail” diye başlayan uyarıları kulak ardı ederek, tarihte acı ve ibret verici sonuçları olan felaketlerden birini daha yaşamanın eşiğindedirler ve Laneti hak etmek için , kendi cehennemlerine doğru koşuyorlar. İsrailli yöneticiler kendi cehennemlerine kendi sırtlarında odun taşımaktadırlar..

Selam ve dua ile.. Abdurrahman DİLİPAK…


Levh-i Mahfuz

Kasım 23, 2009

 

Levh-i Mahfuz

Mescid-i Aksa ve Filistin

 

 

 

Filistin’de yaşanan olaylar direnişler sadece Filistinliler ile yahudiler arasında bir mücadele değildir.Sonuçta Mescid-i Aksa bizim ilk kıblemiz

dir, ilk ibadet yerimizdir ve bu yüzden İslamiyette müslümanlar için büyük bir öneme sahiptir.Kıblemizi korumak savunmak ordaki direnişe destek çıkmak hepimizin tüm müslüman kardeşlerimizin görevidir.Aksa daki ezanın susturulmasına göz mü yumacağız.İşgal güçleri orada kurdukları bu komploya dur demenin vakti gelmedi mi sizce.

Kur’an-ı Kerim de Enfal 27.nci ayeti kerimede Rabbimiz bile bile emanetlere hıyanet etmeyin demektedir.Peki bizler suskun kalıp göz yumarak emanete hıyanet etmiş olmayacakmıyız.Bu ahir zaman bittiğinde bunun hesabını nasıl vermeyi düşünüyorsunuz.Müslüman kardeşlerim vakit göz kapayıp bana dokunmayan yılan bin yaşasın deme vakti değildir.Vakit şu vakittir ki birlik beraberlik kurmalı ve değerlerimizi korumalıyız.

Filistindeki çocuklar kadar bile cesaret sahibi olamıyorsak ne için varız bizler.Oradaki yavrular sizlere sesini duyurmaya çalışırken sizler nasıl kulak tıkayabılıyorsunuz.Bu sese kulaklarınızı tıkamayın vıcdanınızıda dınleyın dödkülen gözyşlarının haddi hesabı yokken haksızlık karşısında sessizce durmak vebalini ödemeye gücümüz yetecek mi?Daha kaç çocuk ölecek, daha kaç can yanacak, ya da daha bu olayların hangi boyuta gelmesini bekliyorsunuz.Mescidi Aksa yıkılınca mı harekete mi geçeceksiniz peki o zaman çok geç kalmış olmayacak mıyız?

Evet kimileriniz daha önemli sorunlarımız var kendı ülkemizde diyeceksinizdir belki ama yapmayın kardeşlerim.Bu düşünceler sırf mescid-i aksanın yeterince tanıtılmamasından kaynaklanıyor.Çevremizde çoğu kişi mescidi aksa nerde bizim için ne önemi var diyebilecek kadar durumdan bi haber.

Mescidi aksa Filistinin Kudüs şehrindedir bilmeyenler için tekrarlamış olalım ki yukarıdada müslümanlar için neden bir öneme sahip olduğunu anlatmış bulunuyorum.Şuan bizler rahat yataklarımızda uyuyor sıcak evlerımızde oturup yiyip içebiliruz.Lakin ordaki kardeşlerimiz direniş içerisindeler.Bu dürenişe destek göstermek sessiz kalmamakta tüm müslümanların görevidir.Buna göz yummayalım.Gelin Birlik olalım.Mescid-i Aksa’ya sahip çıkalım.

 

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizlere mescid-i Aksa’nın önemini bildiren ayetlerimiz mevcuttur.Bunlardan bir kısmında

şöyle buyurulmaktadır :

‘Ey iman edenler, ALLAH’a ve Resulüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin” (Enfal -27)

 

“Resulüm! Biz senin, yüzünü çok kere göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye elbette çevireceğiz.” (Bakara: 144)

Seni sevdiğin bir kıbleye, atan İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye yönelteceğiz.

“Bundan böyle yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir!” (Bakara: 144)

“Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki, insanların elinde sizin aleyhinize bir delil bulunmasın. Onların zulme sapanları müstesna. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Yüzünüzü Mescid-i Haram’a dönün ki, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Ve bu sayede güzeli ve iyiyi bulmanız da umulmaktadır.”(Bakara: 150)

”ALLAH ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse artık onlar zalim olanların ta kendileridir.”(Mümtehine -9)

”Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, ALLAH’a , ahiret gününe , meleklere , Kitaba ve Peygamberlere iman eden ona olan sevgisine rağmen , malı yakınlara , yetimlere , yoksullara , yolda kalmışa , isteyip-dilenene ve kölelere(özgürlükleri için)veren; namazı dosdoğru kılan , zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda , hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda(direnip) sabredenler(in tutm ve davranışıdır.)İşte bunlar , doğru olanlardır ve müttaki olanlarda bunlardır.” (Bakara 177)

Selam ve dua ile…


Sibel Eraslan

Kasım 23, 2009


FİLİSİTNLİ ANDELİP’İ HATIRLADIM…

“Ben sözümü cesedimle söylemeyi tercih ettim…”
(Andelip Halit )

Nereden düştü bu fotoğraf zihnime bunca aradan sonra, belki de Müslüman Genç benden böyle bir yazı istediği için… 2002 ‘de vurulmuştu Andelip. Filistin’de. 2009′dayız ne değiştiİ? Hiç bir çocuk yeterince büyüyemiyor hala Kudüs’te.

Andelip; güzel
kızlara konan güzel isimler. Andelip, bülbül demek,
tüm aşk edebiyatının baş kahramanı… Andelip,
Filistinli idi, Andelip yirmi yaşında idi, Andelip çok
güzel… -di-,-di-,-di-… Bir sayıklama gibi
Andelip’i size anlatabileceğim tüm betimlemelerin
arkasında aynı takılar, di’li geçmiş zaman takıları.
“Bir Andelip var-dı-, dünyada…” Artık yok. Artık
katillerin savaş çığlıklarını ve işgal edilmiş bir
ülkenin hıçkırıklarını duymayacağı bir yerde. Ölmeden
önce dünyanın en ciddi yüz ifadesiyle, kırık bir
aynanın önünde defalarca çalıştıktan sonra çıktığı
kameranın önünde… Endülüs Fatih’i, Tarık Bin
Ziyad’ın seferden dönmemek için yemin ettikten sonra,
gemilerini yakan tayfalarının yüz ifadesiyle
konuşuyor: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler
demeyin…”
Halbuki bahardır mevsim, halbuki yirmidir yaşı,
halbuki uzun siyah saçları üzerine yüzlerce şiir
yazılabilir, halbuki adı bile Andelip iken… Bir kız
çocuğu niçin ölmek ister Filistin’de? Ve bizler niçin
duymayız, bu kız çocuğunun mutsuzluğunu,
vatansızlığını ve acı çığlıklarını? Bir kız… hem de
bahar bahar, hem de bülbül bülbül, niçin sözünü
cesediyle imzalar? Niçin ölümden başka yaşayabilme ve
yaşatabilme şansı yoktur Filistinli çocukların?
CNN muhabiri hayret ediyor, Andelip’in evine…
Mahallenin tüm kadınları sanki kına gecesine süsler
gibi süslemişler Andelip’in üstü açık tabutunu.
Kırmızı güller, yeşil örtüler ve üstü açık bir tabutta
tüm görkemiyle yatan kanatları kesik bir melek,
Andelip. Yanında yöresinde en büyüğü on yedi, on sekiz
yaşlarında ancak… çocuklar, çocuklar, sapan taşları
ve tekbirler, sloganlar, sloganlar, burnu havaya
dikilmiş ve göğü kurşunlayan kalaşnikoflar… Tarraka
Tarrakka… Tak tak tarraka… Göğü tarayan –boş yere
Andelip ölü halbuki- bu sesleri çok iyi tanıyorum ve
bana hiçbir korku vermedikleri gibi hiçbir coşku da
getiremiyorlar, Andelip öldü diye sevinecek miyim?
Bugün Andelip’in düğünü mü, yası mı belli değil.
Andelip’in annesine güller getiriyor tüm Filistinli
anneler. Hamile kadınlar karınlarında taşıdıkları
kızlarına onun adını koymaya yeminler ederek,
Andelip’in anne ve babasını tebrik ediyorlar. Andelip
ahh.. Andelip, gidiyorsun, hoşça kal kardeşim, hoşçakal
sevgilim,hoşçakal bülbülüm, hoşçakal vatanım,
hoşçakal gençliğim, hoşçakal siyah saçlarım, bugün
gidiyorsun…

İnsanlar gider, yollar biter, kader döner… Ama Allah hep vardır… Onun işaretlerinden olan Mescid-i Aksa’ya selam ile…


Sait Çamlıca

Kasım 23, 2009

Elimde Coca Cola kalbimde Filistin
Önce Yahudi mallarına boykot merkezli bir yazı yazayım dedim… Sonra gözüm Bilgisayarımın markasına takıldı… Maus’un markasına baktım… Made in China… Yanımda ki cep telefonuma baktım… Samsung… Oturduğum yerden gördüklerimden sonra yazının başlığına “Elimde Coca Cola kalbimde Filistin” yazmaya karar verdim…
Elimde Coca Cola kalbimde Filistin!

Arkadaşlar bir tanışma yazısı yazarak başlarsam iyi olacağını söylediler. Tanışma yazısı yazmak köşe yazısı yazmaktan daha zor geldi bana. Ne yazsam diye bir saatten fazla bilgisayarın başında düşündüm. Genelde eğitim yazıları yazıyorum. Gündemdeki konular hakkında o kadar çok yazı yazıyor ki, birçoğunu okumaya zamanımız yetmez. Bu sefer ki gündem çok farklı elbette…

Gündem Filistin…

Gündem zulüm…

Gündem acı…

Gündem, “insanım!” diyen herkesin insanlığını gözden geçirmesi gerektiği kadar acımasız…

“Filistin” merkezli bir yazı yazmaya hiç niyetim yoktu aslında. Herkes bişeyler yazıyor zaten. Ama dayanamadım…

Önce Yahudi mallarına boykot merkezli bir yazı yazayım dedim…

Sonra gözüm Bilgisayarımın markasına takıldı…

Maus’un markasına baktım… Made in China…

Yanımda ki cep telefonuma baktım… Samsung…

Oturduğum yerden gördüklerimden sonra yazının başlığına “Elimde Coca Cola kalbimde Filistin” yazmaya karar verdim…

“Yahudi mallarına protesto kampanyaları yapmak anlamsızdır” diye düşünenlerden değilim. On beş yıldır bazı ürünlere asla para vermiyorsam, bunu sağlayan, o protesto eylemleri ve yazılarıdır.

Boykot bireysel bir tepkidir… Elimizden geldiği kadar, gücümüzün yettiği yere kadar boykot etmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Ancak çevremizi öylesine sarmışlar ki bir yerden kaçsan öteki yerde yakalanıyorsun…

* * * * * *

“Elimde Coca Cola Kalbimde Filistin!” cümlesi İslam dünyasının içinde bunduğu acınası hali tasvir ediyor aslında. Halkın kalbi Gazze için atarken, İslam ülkelerini yönetenler, “Uluslar arası dengeler” kavramının arkasında “nutuk” atıyorlar.

Bu nasıl bir dengeyse, hep Müslümanların başına bomba yağarken dengesizleşiyor! Gerçi dünyada bombalar sadece Müslümanların başına yağıyor da… “Batının bombalarının düştüğü yer, doğudur!” diyen yazara hak vermemek elde değil.

* * * * * *

İki yıla yakın bir zamandır internet köşe yazarlığı yapıyorum. Haber5 ailesine dahil olurken yazacağım konularda pek fazla bir değişiklik yapma niyetinde değilim. Yine eğitim ağırlıklı yazılar yazacağım. Zaman zaman siyaset yada özeleştiri yazıları yanında kitap tanıtım yazılarıyla da karşınıza çıkacağım.

Kitap demişken söylemeden geçemeyeceğim.

“Kahrolsun İsrail!” sloganı atan bir genç, şayet eline kitap alıp okumuyorsa, emin olun davasını anlamamış demektir. Sloganlar hepimizin yüreğini ferahlatıyor elbette. Çağlayan meydanında, yağmura rağmen içimizi ısıtan dualar gibi.

Ancak yüreğini sloganla ısıtan gençler, beyinlerini bilgiyle doldurma aşkıyla okumaya başlamazsalar, “Elimde Coca Cola kalbimde Filistin!” komedisini uzun yıllar daha yaşamak zorunda kalırız.


Hakan Albayrak

Kasım 23, 2009

Yok mu İsrail’e dur diyecek bir Kudüs Konsolosu?

Bir diplomat arkadaşım, Mescid-i Aksa İmamı ve Türkiye’nin Kudüs Konsolosluğu’ndaki görevlilerden naklen anlatmıştı:

İsrailliler 1967′de Doğu Kudüs’ü işgal ettiklerinde hemen Harem-i Şerif’e girip Kubbet-us Sahra’nın tepesine İsrail bayrağını dikmişler.

Türkiye’nin Kudüs Konsolosu bunu görünce dayanamayıp Harem-i Şerif’e koşmuş ve oradaki İsrail askerlerine “Siz Ürdün’ü yendiniz, İslam’ı yenmediniz. Burası Ürdün’e değil bütün Müslümanlara aittir. O bayrağı derhal indirin, aksi takdirde karşınızda Türkiye’yi bulursunuz” demiş.

İsrail askerleri bunun üzerine bayrağı indirmişler.

***

Mescid-i Aksa ve Kubbetussahra’yı yıkıp Harem-i Şerif üzerinde “Süleyman Mabedi”ni inşa etmek isteyen İsrailliler, bu amaçla yıllardır sürdüre geldikleri “arkeolojik kazı çalışmaları”nın bir adım ötesine geçmiş bulunuyorlar.

Binlerce İsrailli militan, “bu işi artık bitirmek” için Harem-i Şerif’e akın ediyor.

İşgal ve yıkımın önüne geçmek için Harem-i Şerif’in çevresinde ve içinde nöbet tutan Filistinliler, hem bu “sivil eylemciler”le hem de onları kollayan İsrail askerleriyle çatışarak, Ümmet-i Muhammed’in namusunu korumaya çalışıyorlar.

Şeyh Raid Salah liderliğindeki mukaddesat fedailerinin ellerinde sadece taş var.

İsrailliler ise –hem asker hem ’sivil’- dişlerine kadar silahlı.

Harem-i Şerif’te ateş ediliyor, orada bulunmaktan başka suçu(!) olmayan Filistinliler vuruluyor.

Mescid-i Aksa’nın etrafına yerleştirilen keskin nişancılar, içeride namaz kılan Filistinlileri ‘avlamak’ için emir bekliyorlar.

İslam Dünyası olup bitenlere böyle seyirci kalmaya devam ederse, İsrail Terör Rejimi’nin Mescid-i Aksa’yı kan deryasında boğduğunu da göreceğiz!

Türkiye’nin liderliğinde yükselişe geçtiği söylenen İslam Konferansı Teşkilatı nerede?

“Kudüs’ün tapusu bizde” diyen Türkiye nerede?

Yok mu Harem-i Şerif’e koşup “Durun!” diyecek bir Kudüs Konsolosu?

***

İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Taksim Meydanı’ndan sesleniyor:

“Bu dava sadece Filistinlilerin davası değildir. Aksa’nın savunması bir buçuk milyarlık İslam Dünyası’na ve vicdan sahibi insanlığa aittir. Türkiye kendi topraklarına yapılan saldırılara nasıl karşılık veriyorsa burada da aynı refleksi göstermelidir. Türkiye, bu konuda, işgal gerçekleşmeden, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa yıkılmadan, elindeki bütün kartları zamanında kullanabilmelidir. İslam Konferansı Teşkilatı acilen toplanmalı ve gerekirse İslam Dünyası’nın İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini kesme de dahil olmak üzere çeşitli kararlar almalıdır. İsrail’in saldırıları dünyanın tepkilerine göre şekillenecektir. Kanla sulanmış bir Mescid-i Aksa hiçbir zaman temizlenemez.”

***

İsrail, İslam Dünyası’nın ve bilhassa Türkiye’nin tepkisini ölçüyor.

Tepki zayıf kaldığı takdirde sonuna kadar gidecek.

Ses ver Ankara!

Editörden Not: Hakan Albayrak Yazmış olduğu bu köşe yazısını dergimizde yayınlayabileceğimizi söylemiştir duyurulur…


Grup Nasihat

Kasım 23, 2009

Filistin Sevdamız

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a, selat ve selam iki cihan günesi sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafaya O’nun aline ve ashabı üzerine olsun.

Öncelikle bize bu yaziyi yazmamiza vesile olan degerli Musluman gencler geliyor adli dergideki kardeslerimizden Allah razi olsun. Bu bizim ikinci yazimiz olacaktir insallah. Aslinda Bizler Grup Nasihat olarak yazi yazmiyoruz fakat kardeslerimiz israr etmisi üzerine bunda da bir hayir vardir diyerek Filistin hakkinda düsüncelerimizi aktaracagiz. Insallah faydamiz dokunur size müslamlara insanliga….

Filistin sevdamiz, Filistin askimiz, Filistin yaramiz, Filistin aynamiz, Filistin davamizdir. Müslümanlarin kanayan yarasi olan filistin her geçen günler, haftalar, aylar ve yillar hep izdirap hep baski hep zülme magruz kaliyor. Yeri geldi çildiriyor yeri geldi agliyor yeri geldi utaniyoruz ,insanligimizdan müslümanligimizdan. Ne yapmaliyiz nasil yapmaliyiz ki ordaki müslüman kardeslerimize yardim edelim. Mitingler düzenlendi, boykotlar yapildi, Yardimlar gönderildi, Ezgiler, ilahiler yeri geldi repler ile bu zülmü kinadik. Sonuç; Israil yine zülmüne devam etti yakti, yikti, katletti.

Avrupada yasayan gençler olarak Avrupanin Islam alemine nasil baktigini biliyoruz. Insanliktan cikip Bosnada zülme göz yuman bati elbetteki Filistinde ki Bu vahsete göz yumacakti. Bacak bacak üstüne atip siritarak demeçler verecek. Göz boyomak içinde Israili kinayacakti. Din adina nerdeyse hiç bir sey kalmamis olan batidan medet ummak elbette büyük bir yanilgi ve aptallik olur. Ama yine de denize düsen yilana sarilir ata sözü buraya tam uyuyor. Islam Devletleri gücsöz, öksüz hatta acinacak durumdadir. Kurulmus olan Islami ve insani derneklerin düzenlemis olduklarin yardimlar, mitingler boykotlarla kendimizi yani vicdanlarimizi avutuyoruz. Ne kadar acinacak durumdayiz islam alemi sahipsiz kalmis.

Acizane sunu anladik ki bizim onca yapmis oldugumuz faaliyetler fazla bir etki yapmamis ama basbakanin insanlik ve vicdani geregi dile getirdigi o sözler etki yapmisti. Bundan sunu anliyoruz ki Bui si çözse çözse devlet baskanlari çöze bilir. Dua ediyoruz basimiza gelen liderlerin vicdanli, suurlu, kalbinde Allah korkusu olan müslümanlarin basimiza gelmesidir. Baska türlü bu Filistindeki ve diger islam alemindeki yasanan vahsetler ve zülümler bitecek gibi gözükmüyor.

Allah (c.c) yar ve yardimcimiz olsun ve bize müslümanlara aslinda tüm insanliga sahip cikacak liderler nasip etsin.Bize birlik ve beraberlik nasip etsin. Herkesin kendi meslegi, sanati, kabiliyeti kadar sorumludur. Biz Grup Nasihat olarak suanda gücümüz rep yoluyla Filistin davasina sahip cikmakti ve o yöndede çalismalar yaptik elhamdulillah. Yazimizi noktalarken sözlerin en güzeli olan Kuaran’i Kerimden ayet mealiyle bitirmek istiyoruz.

“Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.” (İsra, 17/1)

Grup Nasihat


Cemal Nar

Kasım 23, 2009


Katil İsrail

İsrail yapmış olduğu küstah ve çirkin işlerle dünyada gittikçe sevimsizleşiyor. Gereği kadar dile getirmeseler bile onun şımarıklığından rahatsız olmayan yok gibidir. Zaten böyle bir insan da düşünülemez. 

Müslümanlar ise, nefretin ötesinde bir kin ve düşmanlıkla İsrail’e bakıyor ve bir gün cezasını çektirirken kendisine nasıl bir pay çıkarabileceğini düşünüyor.

Nice hakka yürümüş dostum vardı, “İsrail ile savaşmadan ölmem” derdi ama öldü gitti. İsrailli zalim Yahudilerle savaşmak, yeryüzü Müslümanlarında bir ideale dönüşmektedir. 

İsrail bu öfke selini unutmamalı, kendisine dersler ve ibretler çıkarmalıdır. Ama bu talebin boş olduğunu ben de biliyorum. Onlar ders çıkarmazlar bunlardan. Tarihten hiç ders almışlar mıdır ki?

Daha dün Hitler Almanya’sında ve Avrupa’da bu kadar sevimsiz olduklarının sebeplerini hiç sorgulamışlar mıdır ki? 

Hep başkaları suçlu, hep başkaları kötü onlara göre. Oturdukları zeminde ne aradıklarını dahi düşünmezler.

Bakın şimdilerde Filistin’e, özellikle de Gazze’ye uyguladıkları insanlık dışı eylemlere yenilerini katma sevdasındalar. Bu terörist devletin haktan hukuktan anlaması mümkün değil. Onlar ancak güçten ve silahtan anlarlar. Yaptıkları yetmiyormuş gibi yeni planları da var.

Şu habere bakınız: “İsrail’in aşırı sağdaki Likud Partisi’nden milletvekili Gilad Erdan, Filistin tarafından gelen roketleri önlemek için tuhaf bir teklifte bulundu. 

Filistin roketlerinin en çok düştüğü yerlerden biri olan Batı Negev’de açık ev korunmasız bir tutukevi kurulmasını öneren İsrailli milletvekili, buraya da İsrail hapishanelerindeki Hamas ve İslami Cihad üyesi Filistinli militanların getirilmesini ve canlı kalkan olarak kullanılmasını önerdi.”

Sen ne biçim devletsin böyle? Bu tutuklular senin emanetinde değil mi? Onları korumak, emanetini korumak senin izzet ve şerefin değil mi? İzzet ve şeref nedir bilir misin sen? Aklın kan dökmekten başka şeylere de yeter mi?

Bizim köylerde alış veriş yapan bir Yahudi çerçi varmış geçmişte. Bir gün gelmiş ve:

- Bu son gelişimdir. Borçlarınızı verin, demiş. 

Köylüler:

- Hayır ola, nereye? denişler.

- Yeni kurulan İsrail’e, demiş. 

- Yahu ne işin var İsrail’de? Sen burada hepimizden rahatsın?

- Çaresiz ağalar, biz böyleyiz işte. Bir yerde biraz iyileşiriz. Elimiz nimet görür. Sonra şımarırız. Sonra da geberir gideriz. İsrail’e de şımarmaya, sonra da gebermeye gidiyoruz.

Adam giderken haklı. Aramızda yaşamak onlara biraz da olsa basiret vermişti. Oraya gidince bağlandı basiretleri. Yahu demez mi adam idarecilerine, “ne zamana kadar bu insanlık dışı muamele? İnsan komşularıyla böyle olursa, orada nasıl huzurlu yaşar?” diye?

Kimden duydum, nerden okudum şimdi hatırlayamadım. İsrail yeni kurulmuş. O günlerde şımarık bir Yahudi, müfessir Konyalı Mehmet Vehbi Efendinin karşısına dikilmiş ve “artık bir devletlerinin olduğunu, dünyaya dağılmış Yahudilerin orada toplanacak ve büyük bir devlet ve medeniyet olacaklarını, herkesten de sürgün ve süründüklerinin hesabını soracaklarını vs.” anlatmış.

Müfessirimiz de o şımarık adama şöyle söylemiş: “Hay sağ olasın yahu, senin bu haberin kafamdaki bir soruya cevap oldu. Uzun müddettir ben de içimden derdim ki, ya Rabbi, bu Yahudiler ahir zamanda azacak ve sizinle harp edecek, siz de onları kırıp geçireceksiniz, hatta bir taşın arkasında bir Yahudi olsa, taş dile gelecek ve o düşmanı haber verecek. Bu bilgiyi kitaplarımızda okuyunca içimden derdim ki, yahu bu Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, bunları nerde bulup da öldüreceğiz? Bu nasıl olacak? Demek şimdi toplanıp bir araya geliyorsunuz ha! İyi, iyi, işimizi kolaylaştırıyorsunuz.”

Şımarık Yahudi bunları duyunca sevinci kursağında kalarak defolup gitmiş hocanın yanından.

Evet, İsrail, taşın arkasına da saklansa, yaptığı zulümlerden taşları bile ürküten ve nefret ettiren o zalimler, hesaplarını vereceklerdir. Bütün bir İslam Dünyası bu nefretle beslenmektedir şimdi.

Kimse çıkıp da “kalbe kin ve nefret koymak iyi bir şey mi?” demesin, herkes kin ve nefreti kendi kazanır, kazanmamaya baksın. Allah için sevmek fazilet olduğu kadar, Allah için buğz etmek de fazilettir.

Hocalarımız hutbede “vela udvane illa alez zâlimîn” derler. Ne demektir, manasını merak ettiniz mi hiç?


Ahmet Varol

Kasım 23, 2009

İşgalin Kırkıncı Yılında Kudüs

Kudüs Kırk Yıldır İşgal Altında

Kudüs’ün kutsal Mescidi Aksa’yı bağrında barındıran ve “Eski Kudüs” olarak da adlandırılan doğu kesimi 7 Haziran 1967 tarihinde bölgedeki rejimlerin de ihanetleriyle işgalci Siyonistlerin hâkimiyeti altına geçti. Biz de işte bu ihanet ve işgalin kırkıncı yıldönümü münasebetiyle Kudüs’le ilgili bir dosyamızı ilginize sunuyoruz.

Kudüs Bir İslâm Şehridir

Kudüs kurulduğu günden buyana vahyi, ilahi tebliği ve peygamberlik müessesesini temsil etmiştir. Dolayısıyla burası kurulduğu günden beri bir İslam şehridir. Çok sayıda peygamber hayatlarının en azından bir bölümünü bu şehirde geçirmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de miraca yükseltilirken Kudüs’e kadar getirilmiş ve oradan göklere çıkarılmıştı. Allah dileseydi onu Mekke’den de göklere yükseltebilirdi. Ancak isra ve mirac olayında Hz. Peygamber (s.a.s.)’e refakat eden Cebrail (a.s.)’in onu önce Kudüs’e getirmesi bu şehrin taşıdığı mana ve önem dolayısıylaydı. Yüce Allah son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Kudüs’ü ziyaret etmesini ve bu peygamberler şehrindeki ilahi ayetlere şahit olmasını dilemişti.

Evet, Kudüs bir İslam şehridir. Çünkü İslam Yüce Allah’tan vahiy alan bütün peygamberlerin ortak dinidir. Kudüs de bir peygamberler şehridir. Yüce Allah bütün peygamberlerin insanlara aynı gerçeği tebliğ ettikleri konusunda şöyle buyurmaktadır: “Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir.” (Fussilet, 41/43) İslam vahiy dinidir, Kudüs de vahyi sembolize etmektedir.

Kudüs bir İslâm şehridir. Üstelik alelade bir İslâm şehri değil, İslâm’ın kutsal bir şehridir. Yüce Allah bu şehrin ve onu saran toprakların kutsal olduğunu İsrâ olayıyla ilgili meşhur âyeti kerimesinde bildirmiştir. Şöyle buyuruyor Yüce Allah: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsrâ, 17/1) İşgalciler ne kadar uğraşsalar da bu kutsal şehrin İslâmi kimliğini ortadan kaldıramayacaklardır. Ancak bütün dünya Müslümanlarının Kudüs’e yönelik sinsi oyunlar karşısında oldukça dikkatli ve duyarlı olmaları gerekir. Kudüs sadece Filistinlilerin değil bütün dünya Müslümanlarının ortak bir varlığıdır. Dolayısıyla Kudüs davasına bütün dünya Müslümanlarının hep birlikte sahip çıkmaları, Kudüs’ün yeniden hür ve bağımsız kimliğine kavuşabilmesi için yürütülen çabalara destek vermeleri gerekir. Aksi takdirde kutsal Kudüs şehrine yönelik görevlerini yerine getirmemiş olurlar.

Hz. Davud (a.s.) bir İslâm peygamberidir. Onun gerçekleştirdiği fetihlere ve bıraktığı mirasa da ancak hanif din olan İslâm’ı benimseyenler sahip çıkabilirler. Çünkü diğerleri onun yolundan gitmiyorlar ki fetihlerine ve mirasına sahip çıkma yetkisini kendilerinde görebilsinler. Bakın Yüce Allah, Hz. Davud (a.s.) hakkında ne buyuruyor: “Sen onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u an. Çünkü o (her tutumunda Allah’a) yönelen biriydi.” (Sad, 38/17) Evet o her işinde, her tutumunda Allah’a yönelen biriydi. Peki, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, her tutumunda Allah’a yönelen bir yüce peygamberin fetihlerine sahip çıkma yetkisini kendilerinde nasıl görebiliyorlar? Yüce Allah’ın Hz. Davud (a.s.)’un nasıl biri olduğunu ortaya koyan ve yukarıda verdiğimiz âyetiyle şu âyetini bir yan yana koyup düşünelim: “Yahudiler “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lânetlendiler! Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi sarf eder. Rabbinden sana indirilen onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Onların aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar Allah onu söndürür. Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide, 5/64)

Kudüs Hz. İbrahim (a.s.)’in hanif dinini ve vahiy kültürünün temel dinamiği niteliğindeki tevhid inancını temsil eden kutsal bir şehir olduğundan bu şehrin gerçek sahipleri de “iman edenler”dir. Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin gerçek varislerinin ancak tevhid inancına sahip ve hanif dine mensup olan mü’minler olduğunu çeşitli vesilelerle vurgulamaktadır. Örneğin bir ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir.” (Ali İmran, 3/68) Bunun sebebi ise İbrahim (a.s.)’ın hanif bir Müslüman olmasıdır. “İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi.” (Ali İmran, 3/67) Bu, diğer bütün peygamberler için de geçerlidir. Nitekim İbrahim (a.s.)’ın ve onun torunu olan aynı zamanda İsrailoğullarının atası olarak bilinen ve Kur’an-ı Kerim’de iki yerde adı “İsrail” olarak anılan (Bkz. Ali İmran, 3/93, Meryem, 19/58) Hz. Ya’kub (a.s.)’un oğullarına tavsiyesi hakkında şöyle buyurulur: “İbrahim, oğullarına da bunu tavsiye etti. Ya’kub da aynı tavsiyede bulunarak şöyle dedi: “Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Artık ancak Müslüman kimseler olarak ölün.” (Bakara, 2/132) Sonuç itibariyle Kudüs bir peygamberler şehri ve hanif dinin sembolüdür. Dolayısıyla oranın gerçek sahipleri de peygamberlerin gerçek varisleri ve hanif dinin mensupları olan mü’minlerdir.

Siyonistler yahudileri Kudüs topraklarına toplayabilmek için ellerindeki Muharref Tevrat’tan çıkardıkları birtakım uyduruk hikayeleri sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa Müslümanların, vahyedildiği gibi muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim’deki ilkelere yapışmakta ve bu ilkelerin ışığında Kudüs üzerindeki haklarına sahip çıkmakta çok daha kararlı olmaları gerekir.

Kudüs Davasının İslam’daki Yeri ve Önemi

Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirdedir.

Kudüs, İslam’da özel bir yere ve kutsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kutsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırması ve Resûlullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac mucizesine şahit olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir.

İsra ile ilgili âyeti kerimede Mescidi Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Kudüs’e Üstünlük Kazandıran Mabed: Mescidi Aksa

Kudüs en başta Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescidlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırdığından dolayı İslam’da ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Yüce Allah yukarıda verdiğimiz ayeti kerimede Mescidi Aksa’dan adıyla söz etmekte ve bu mescidin etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Aynı ayeti kerimede Resûlullah (s.a.s.)’ın isra olayında Mescidi Haram’dan alınıp Mescidi Aksa’ya getirilmesinin sebebi “kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” şeklinde izah edilmektedir. Bu açıklama Mescidi Aksa’nın birtakım ilahi ayetleri, tevhid inancını ve peygamberler silsilesini sembolize eden bazı işaretleri bünyesinde taşıdığına delalet etmektedir. Bu yönüyle Mescidi Aksa, Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilahi işaretlerinden bir işarettir.

Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde de bu mescidden ismi anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine (Zekeriyya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: “Sabah ve akşam tesbih edin” diye işaret etti.” Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa’dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya’nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O da: “Allah’ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızk verir” derdi.” Burada sözü edilen mabed Mescidi Aksa’dır. Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Onun (Zekeriyya (a.s.)’ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, “Allah sana, Allah katından olan Kelime’yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdelemektedir” diye seslendiler.” Bu ayeti kerimede mihrap denirken kastedilen mekan da Mescidi Aksa’dır.

Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resûlullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” (Müslim, Kitabu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Ahmed ibnu Hanbel, Nesai ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de -yani Mescidi Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.”

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resûlullah (s.a.s)’ın cariyesi Meymune (r. anha): “Ey Resûlullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resûlullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescidi Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.” -Hadisin ravisi dedi ki: “O zaman burası Daru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hakimiyeti altındaydı).”- (Resûlullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): “Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” (Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 14) Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs’e ve Mescidi Aksa’ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)’ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü’minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekanların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır. Müslümanların bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir. İşte Resûlullah (s.a.s.)’in “zeytinyağı”yla sembolize ettiği şey de budur.

Yeryüzünün en faziletli mekanları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Hatta İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadiste: “Bir adamın kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinlerinin devam ettikleri camide kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescidi Aksa’da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim camimde kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescidi Haram’da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir” denmektedir. (İbnu Mace, İkametu’s-Sala ve’s-Sunne fiha, 5/198) Ancak ez-Zevaid’de bu hadisin isnadının zayıf olduğu söylenmektedir. İbnu Hibban da bu hadisin delil olarak alınabilmesi için bunu te’yid eden bir rivayetin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Burada verilen rakamları te’yid eden başka herhangi bir rivayet bilmiyorsak da, sayılan üç mescidde kılınan namazların diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğunu bildiren başka hadisler mevcuttur. Bu itibarla verilen rakamlar belki sevabın katını ifade etmek için değil de arada çok büyük bir sevap farkı olduğuna dikkat çekmek için söylenmiş olabilir.

Bilindiği üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslam’da ayrı bir öneme sahiptir. Bu kutsal mabedin İslam’daki önem ve üstünlüğünün bir sebebi de Resûlullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac olayına şahit olmasıdır. Yukarıda vermiş olduğumuz ve İsra suresinde geçen ayeti kerime bu olaya işaret etmektedir.

Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescidi Aksa’nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Aksa kelimesi “en uzak” anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke’ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır.”

Tarih kaynaklarından, tefsir kitaplarında yer alan rivayetlerden ve hadislerde verilen bilgilerden Mescidi Aksa’nın ilk şeklinin Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz ve: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında…” diye başlayan hadisten bu anlaşılıyor. Buhari ve İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadisi şerifte Ebu Zer (r.a.)’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Resûlullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescidi Aksa” diye buyurdu. “İkisi arasındaki süre ne kadardır?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Kırk yıl. Sonra bütün yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vaktine girersen orada namaz kıl.” (Buhari, Kitabu Ehadisi’l-Enbiya, 60/40; İbnu Mace, Kitabu’l-Mesacid ve’l-Cemaat, 4/7)

Yüce Allah bir ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı.” (Sebe, 34/14) Bazı kaynaklarda bu ayeti kerimenin tefsiriyle ilgili olarak şu bilgilere yer verilmektedir: Mescidi Aksa’nın inşaatını önce Hz. Süleyman (a.s.)’ın babası Hz. Davud (a.s.) başlattı. Ancak o bitiremeden vefat etti ve bu işi bitirmeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etti. Yüce Allah’ın kendisine verdiği bir yetkiyle Mescidi Aksa’nın inşaatında cinleri de çalıştırdı. Bu, oldukça zor ve ağır bir iş olduğundan ayette “aşağılayıcı azap” olarak adlandırılmıştır. Hz. Süleyman (a.s.) Mescid’i tam bitiremeden vefat zamanı gelince üzüldü ve Yüce Allah’a Mescid’in inşası bitmeden vefatını kimseye bildirmemesi için dua etti. Allah da duasını kabul etti ve vefat ettikten sonra bastonuna dayalı bir halde kaldı. Emrindekiler onun odasında bu hal üzere ibadet ettiğini sanıyorlardı. Çünkü önceleri de yanına azığını alıp uzun süre uzlete çekilerek ibadet etmek adetiydi. Ancak daha sonra dabbetu’l-arz denilen bir böcek bastonunu içten kemirince baston çöktü ve Hz. Süleyman (a.s.) da yere düştü. Böylece vefat ettiği anlaşıldı. Bu olayla birlikte cinlerin “biz gaybı biliriz” iddialarının tutarsız olduğu da ortaya çıkmış oldu. Bu rivayet Mescidi Aksa’nın inşası hakkında bazı bilgiler içerdiğinden vermekte yarar gördük.

Yahudiler Hz. Süleyman tarafından inşa edilen şeklin Siyon mabedi olduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin kendilerinin Ağlama Duvarı, Müslümanların ise Burak Duvarı olarak adlandırdıkları duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu duvarı takdis etmeleri de bu yüzdendir. Ancak yahudilerin bu konudaki iddiaları tarihi gerçeklere terstir. Çünkü Kudüs şehri tarihte birkaç kez yıkıma maruz kalmıştır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın yaptırdığı bina da muhtemelen Babil işgalinden sonra gerçekleştirilen yıkımda tahrip edilmişti. Söz konusu duvarın alt kısmının M. Ö. 18 yılında inşa edilen mabedin kalıntısı olduğu sanılmaktadır. Şu anki şekliyle bu duvar, Haremi Şerif’in bir parçasıdır ve Müslümanlara ait vakfın bir mülküdür. Siyonistlerin Kudüs hakkındaki iddiaları ne kadar geçersizse “Ağlama Duvarı” olarak adlandırdıkları Burak Duvarı hakkındaki iddiaları da o kadar geçersizdir.

Yahudiler söz konusu duvarın önünde, daha önce Mescidi Aksa’nın yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri mabed için ağladıklarından ve bu mabedi yeniden inşa etmek amacıyla intikam yemini yaptıklarından bu duvarı Ağlama Duvarı olarak adlandırırlar. Müslümanların bu duvarı Burak Duvarı olarak adlandırmalarının sebebi ise Resûlullah (s.a.s.)’ın isra olayında binek olarak kullandığı Burak’ı bu duvara bağladığına dair rivayettir.

Belirttiğimiz üzere yahudiler, Mescidi Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni veya bir diğer adıyla Süleyman Heykeli’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: “Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli’ni inşa etmek istiyoruz.” Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: “Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır” demişti.

Kudüs’teki İslami Miras

İslam bütün peygamberlerin ortak dini olduğuna göre Kudüs’teki eski peygamberlerden kalma eserlerin tümü İslami mirastır. Bu kutsal miras, Kudüs’ün Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kurduğu İslam devletinin orduları tarafından fethedilmesinden sonra bir hayli zenginleştirilmiştir. 1517′de Kudüs’ü Memlükler’den alan Osmanlılar da bu şehirde zengin bir İslami miras bırakmışlardır.

Kudüs’teki İslami mirastan söz edilince ilk akla gelecek eser şüphesiz Mescidi Aksa’dır. Mescidi Aksa’dan daha önce tafsilatlı bir şekilde söz ettiğimizden burada tekrar üzerinde durmayacağız.

Kudüs’ü sembolize eden mabedlerden biri de Kubbetu’s-Sahra’dır. Bu cami Resûlullah (s.a.s.)’ın miraca çıkarken üstüne bastığı rivayet edilen kutsal kayanın etrafına yapıldığından dolayı Kubbetu’s-Sahra olarak adlandırılır. (Buradaki sahra kelimesi noktalı kha ile yazılır ve kaya anlamına gelir. Yani yazılış ve anlam itibariyle çöl anlamına gelen sahradan farklıdır.) Söz konusu kayanın etrafını ilk kez mescid edinen kişi Kudüs fatihi Hz. Ömer (r.a.)’dir. Ancak bugün Kubbetu’s-Sahra olarak bilinen mabed yani mevcut sekiz köşeli ve süsleme sanatı açısından harika özelliklere sahip olan eser Emevi halifelerinden Abdulmelik ibnu Mervan tarafından yaptırılmıştır. Fakat bu bina daha sonra birkaç kez tamir gördü ve çeşitli değişikliklere uğradı. Kubbetu’s-Sahra da haremi şerif olarak adlandırılan alan içinde yani Mescidi Aksa’nın yakınında bulunmaktadır. Cuma günleri erkekler Mescidi Aksa’da, kadınlar Kubbetu’s-Sahra’da cuma namazı kılarlar. Bu eskiden beri devam eden ve halen de sürdürülen bir adettir.

Kudüs’te bunların dışında da çok sayıda İslami eser mevcuttur. Bunların sadece isimlerini saymaya kalkışsak bile oldukça uzun bir liste vermemiz gerekir. Bu durum Kudüs’ün ne kadar zengin bir İslami mirasa sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Biz bu şehirdeki İslami eserlerden bazılarının adlarını saymakla yetineceğiz:

el-Halil camisi
Muallaktaş camisi
Veliyyullah Muharib camisi
Büyük el-Umeri camisi
Küçük el-Umeri camisi
Hz. Yakub (a.s.) camisi
Kadınlar camisi
İsa camisi
Bayram Çavuş medresesi, tekkesi ve kulesi
Mevleviye camisi
Çorbacı Sebili camisi
Disi camisi (Hz. Davud Peygamber camisi)
Ömeri Safir camisi
Mus’ab ibnu Umeyr camisi
Han Sultan camisi
Ebu Bekir Sıddık camisi
Osman ibnu Affan camisi
Suveyka Allun camisi
Burak camisi
Şeyh Reyhan camisi
Şeyh Mekki cami ve türbesi
Hz. Süleyman (a.s.) efendimizin makamı ve camisi
Ömer ibnu Hattab Camisi
el-Hariri Camisi
Kale camisi
Osman ibnu Hattab camisi
Hanka camisi
Hayatu’s-Salahiyye camisi
es-Seyfi camisi ve meydanı
el-Kumeyr camisi
Alauddin el-Basri camisi
el-Afgani camisi
Buhariya camisi
Şeyh Lu’lu’ camisi
Kırmızı minare camisi
el-Kermi camisi
Mansuri camisi
Mağribliler camisi
Fahriya camisi
Peygamber Süleyman camisi ve meydanı
Sultan Hamamı (günümüzde Süryaniler kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır.)

Bu sayılanlar Kudüs’teki İslami eserlerin çok az bir kısmıdır. Bunların dışında daha çok sayıda cami, medrese, türbe, sebil ve benzeri eserler mevcuttur. Bu eserlerin bir kısmı Osmanlı dönemi öncesinden, bir kısmı da Osmanlı döneminden kalmadır. Bugün bu eserlerin çoğunun tamir ve restore edilmesi gerekmektedir. Ancak işgal yönetimi İslami eserlerin onarımına herhangi bir maddi katkıda bulunmadığı gibi bu eserleri tamamen yıkılmaya terk etmektedir. Müslümanların kurmuş olduğu gönüllü kuruluşlar ve vakıflar da söz konusu eserleri onarmak için yeterli maddi imkan bulamamaktadırlar. Bu eserlerin bakım ve onarımıyla ilgilenen Kudüs İslami Vakıflar Meclisi 1995′te yaptığı bir açıklamada Kudüs’teki İslami eserlerin restorasyonu için 21 milyon dolara ihtiyaçlarının olduğunu bildirmişti.

Kudüs’te Yahudileştirme Faaliyeti

Siyonist işgal devleti bu kutsal şehre yönelik yahudileştirme faaliyetlerini değişik yollardan sürdürüyor. Bunların başında gelen metot ise Kudüs’te yaşayan Müslümanları bu şehirden göç etmeye zorlamaktır. Bu amaç için değişik yollara başvuruluyor. Bunlardan biri Müslümanların evlerini yıkmaktır. Bu amaçla yılda ortalama 150 Müslüman ailenin evi yıkılıyor. Üstelik evleri yıkılan ailelerin Kudüs içinde yeni bir ev inşa etmelerine de fırsat verilmiyor. Bu konuyu araştırarak dünya kamuoyunun dikkatine sunan Uluslararası İnsan Hakları Dayanışma Örgütü, İsrail işgal rejiminin Kudüs’te ev yıkma uygulamasını uzun süreden beridir sürdürdüğüne dikkat çekti.

İşgal devletinin Kudüslü Müslümanları bu şehirden göçe zorlama uygulamalarından biri de çocuklarını bu şehrin nüfusuna kaydetmemektir. Bu uygulama yüzünden Kudüs şehrine kaydedilmeyenler, bu şehrin ahalisine sağlanan imkânlardan yararlanamıyor ve dolaylı bir şekilde göçe zorlanıyorlar. İşgal devleti bu çocukların Kudüs nüfusuna kayıtlarını engellediğinden onların Kudüslülere sağlanan ekonomik, toplumsal ve sağlık hizmetleriyle ilgili haklardan yararlanmalarını da engelliyor. Bu kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için herhangi bir müracaatta bulunulduğunda resmi sigorta kuruluşları ve özel sigorta şirketleri onları Kudüs sınırları dışında oturanlar arasında değerlendiriyor.

İşgal rejimi sadece çocukları Kudüs nüfusuna kaydetmemekle yetinmiyor, zaman zaman daha önce bu şehrin nüfusuna kaydedilmiş olanların da kayıtlarını silebiliyor. Bu konuda da, Kudüs nüfusuna kayıtlı bir kişinin belli bir süre bu şehrin dışında yaşamasını gerekçe olarak değerlendirebiliyor. Bu yolla Kudüs nüfusundan çıkarılanların sayısı yılda ortalama 500 kişiyi buluyor. Bu yolla Kudüs’teki Müslüman ve Filistinli nüfusun tedrici bir şekilde eritilmesi stratejisi uygulanmaktadır.

İşgal devleti Müslümanların yoğun olduğu Doğu Kudüs’teki Müslümanları göçe zorlamak amacıyla çeşitli baskı uygulamalarına başvuruyor. Bu amaçla onları belediye hizmetlerinden mahrum bırakıyor. Bundan dolayı şehrin doğu ve batı kesimleri arasında adeta iki ayrı dünyanın şehirleriymiş gibi büyük fark görülür. Yine aynı amaçla Doğu Kudüs’teki Müslümanlar çalışma imkânlarından mahrum ediliyorlar, evleri yıkılanların veya tahrip olanların evlerini yeniden yapmalarına veya tamir etmelerine izin verilmiyor. Bu ve benzeri uygulamalarla Kudüs Müslümanları şehri terke zorlanıyor. Bu tür baskı uygulamalarından Doğu Kudüs’te nüfusun % 5′ini oluşturan Hıristiyanlar da nasiplerini alıyorlar.

İşgal devleti sadece nüfus oranlarını değiştirme tarzında bir Yahudileştirme faaliyetiyle yetinmiyor. Kudüs’ün vechesini değiştirmek amacıyla da faaliyet yürütüyor. Bu amaçla değişik İslâmi mekanların, mahallelerin ve eserlerin adlarını İbraniceye çevirmeye çalışıyor. Kudüs konusunda uzman olan Filistinli ilim adamlarından Halil Tüfekçi bu konuda bir rapor hazırladı. Tüfekçi hazırladığı raporunda işgal yönetiminin Kudüs’teki Arapça isimleri zihinlerden silerek yerine İbranice adları yerleştirebilmek için yoğun bir çaba sarf ettiğine dikkat çekti. Tüfekçi, yarın bir gün İbranice adların tabelaların üzerine yazılarak Müslümanların yaşadığı mahallelerin ve sokakların başlarına asılabileceği endişesini de taşıdığını dile getirdi. Bu endişesini dile getirirken bazı köylerin adlarının değiştirildiğine ve eski adlarının unutturulduğuna dikkat çekti. Kudüs uzmanı Tüfekçi yahudilerin “Eski Kudüs” denilen bölgede de yayılmaya ve sürekli yeni yerleşim birimleri açmaya çalıştıklarını da dile getirdi.

Kudüs’e Duvar Zulmü

Görünüşte BM kararları İsrail’in Doğu Kudüs üzerindeki tahakkümünü reddetmektedir. Fakat inşa edilen ayrım duvarı bu konuda da Kudüs’e karşı bir sinsi plan mahiyeti taşımaktadır. Duvar inşası bu kutsal şehir üzerindeki işgal ve tahakkümün bir emrivakiyle sağlamlaştırılması sonucunu doğuracaktır. Çünkü duvar şehrin dışından inşa edilmekte, böylece şehrin tamamı ilhak edilmiş olmaktadır. Duvar aynı zamanda normalde Kudüs nüfusuna kayıtlı 100 bin Filistinlinin dışarıda bırakılmasına sebep olacaktır ki bu durum şehirdeki demografik yapının yahudi nüfus lehine kökten değişmesi sonucunu doğuracaktır. Bu durum aynı zamanda normalde işleri ve yararlandıkları sosyal hizmet kurumları Kudüs’ün içinde olan bu Filistinli nüfusun işlerini, eğitim ve sağlık başta olmak üzere muhtelif sosyal hizmetlerden yararlanma imkânlarını kaybetmeleri anlamına gelecektir. Bu emrivakiyle ilhak olayının doğuracağı en önemli sonuçlardan biri de Filistinlilerin başkenti Kudüs olan bir devlet planlarının tümüyle hayal haline gelmesi olacaktır.

Kudüs’e Müslümanlar Sahip Çıkmalıdır

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler onarabilir. İşte bunlar doğru yola erenlerden olabilirler.” (Tevbe, 9/18) Yani Allah’ın kutsal kıldığı mekanlara ve mabedlere sahip çıkacak olanlar takva sahibi mü’minlerdir. Başkalarından bu konuda bir duyarlılık bekleyemeyiz. Ancak uluslararası güçlerin öne sürdüğü yapay kahramanları da gerçek kimlikleriyle tanımamız, onların ne gibi dümenler çevirdiğini bilmemiz gerekiyor. Aksi takdirde onların ihanetlerini bize siyasi birtakım hesaplar gibi yutturabilirler. Nitekim Müslümanların son yüzyılda başlarına gelenler hep, ihanet için özel olarak yetiştirilen yapay kahramanları gerçek kimlikleriyle tanıyamamalarından kaynaklanmıştır.

Kudüs Davası Bütün Müslümanların Davalarıdır

Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinlilerin veya Arapların değil bütün Müslümanların davasıdır. Bugün Filistin topraklarında o toprakların bağımsızlığı, Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın kurtarılması için mücadele eden bir tek kişi olmasa bile Müslümanların yine de bu davaya sahip çıkmaları gerekir. Nitekim Salahuddini Eyyubi, Kudüs’ü ve Mescidi Aksa’yı bu inanç ve şuurla haçlılardan kurtarmıştı. Onun haçlı işgalini içine sindirememesi ve o kutsal mekanlar için uykularının kaçması bir Filistinli ya da Arap olmasından değil Müslüman olmasından kaynaklanıyordu. Onun zamanında haçlıların işgali altındaki yerlerde herhangi bir fiili mücadele olmamasına rağmen Salahuddini Eyyubi yine de harekete geçmiş ve işgale son vermişti. Bugün Allah’a şükür o topraklarda bir bağımsızlık mücadelesi var. Ama ne yazık ki, başka yerlerde yaşayan Müslümanlar onların mücadelelerini sahiplenmekten bile çekiniyorlar. Hâlâ birçokları Filistin ve Kudüs meselesine bir Arap meselesi olarak bakıyor. Artık bu düşüncenin değişmesi ve “ben Müslümanım” diyen herkesin o kutsal mekanların bağımsızlığı için sürdürülen mücadeleye destek vermesi gerekir.

Kutsal Kudüs şehri tarihte olduğu gibi günümüzde de Müslümanların bir aynası niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu mukaddes şehrin ve o şehrin bağrında barındırdığı kutsal mirasın Siyonistlerin işgali altında olmasından bütün Müslümanların rahatsız olması gerekir. İman hassasiyeti taşıyan her Müslüman, Yüce Allah’ın mübarek kıldığını bildirdiği mekanların yeniden İslami kimliğine kavuşmasında kendinin de mutlaka bir sorumluluğunun olduğunu bilmelidir.

Siyonistlerin Siyon Mabedi İddiaları Siyasidir

Kudüs davasına teşhis koyma konusunda yaşanan problemden dolayı onaylanması mümkün olmayan birtakım formüller üretildiğini görüyoruz. Bunlardan biri de kutsal Kudüs şehrinin ve oradaki mukaddes mekânların yönetiminin vahye dayanan üç dinin mensupları tarafından paylaşılması formülüdür. Göründüğü kadarıyla böyle bir formül üretilmesinin amacı herkesin razı olacağı ve herkesin haklarının garantiye alınacağı bir çözüm bulmaktır. Herkesin haklarının garantiye alınması için böyle bir koordinasyona ihtiyaç duyulması ise bu konuda İslâm’ın adaletine yeterince güvenememe kanaatine götürür. Böyle bir formüle ihtiyaç duyulmasının ikinci sebebi ise Siyonistlerin kutsal mekânlarla ilgili dayanaksız ve tutarsız iddialarını ciddiye alma olabilir.

Her şeyden önce Siyonistlerin Kudüs’le ve Mescidi Aksa’yla ilgili iddiaları hem tarihi gerçeklere, hem de tevhid inancını temsil eden mirasla ilgili ilkelere aykırıdır.

Mescidi Aksa, Hz. Süleyman (a.s.) tarafından Allah’a kulluk görevinin yerine getirilmesi için bir mabed olarak inşa edilmiştir. Bir Siyon mabedi veya Süleyman heykeli olarak değil. Ondan sonraki dönemlerde gelen peygamberlerin hepsinin hayatlarında Mescidi Aksa’nın özel yeri vardır. Zekeriyya (a.s.) ve onun oğlu Yahya (a.s.) bu kutsal mabedi amacına uygun bir şekilde değerlendirmiştir. İsâ (a.s.)’ın annesi Meryem bu mabede adanmıştı ve bütün gençliği boyunca ona hizmet etti. Onun oğlu İsâ (a.s.) bu mabede özel değer verdi ve tebliğini bu mabed çevresinde yaptı. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) isra ve mirac olayında mucizevî bir şekilde bu kutsal mabedi ziyaret etti.

Biz Müslümanlar olarak her şeyden önce o mabedi ilk inşa eden Hz. Süleyman (a.s.)’ın bir peygamber olduğuna inanıyoruz ve onun tebliğ ettiği tevhid inancını benimsemiş durumdayız. Yahudi toplumu ise onun peygamber olduğuna bile inanmaz, onu Kral Salamon olarak tanırlar. Bir soy iddiasından yola çıkarak onun inşa ettiği mabed üzerinde hak sahibi olduklarını söyleyebilirler mi? O mabede yıllarca hizmet eden Zekeriyya (a.s.), “atalarımız” dedikleri ve miraslarına sahip çıktıklarını söyledikleri insanlar tarafından yıllarca eziyete maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Onun oğlu Yahya (a.s.) yine aynı kişiler tarafından kafası yarılarak öldürülmüştür. Biz ise her ikisine de hürmet etmekte, her ikisini de Allah’ın peygamberi olarak bilmekte ve onların tevhid inançlarını sürdürmekteyiz. Mescidi Aksa’ya adanan Meryem (a.s.) ise yine aynı kişilerin çirkin iftirasına maruz kalmıştır. Biz ise onun Allah katında büyük değer sahibi bâkire anne olduğuna inanıyoruz. Onun oğlu İsâ (a.s.)’yı, yine “atalarımız” deyip de kendilerinin onların mirasçısı olduklarını iddia ettikleri kişiler öldürmeye kalktılar ve Yüce Allah, onu göklere yükselterek kurtardı. Biz ise onun bir peygamber olduğuna inanıyor, insanlara tebliğ ettiği tevhid inancını sürdürüyoruz.

Ayrıca şunu ifade edelim ki, Mescidi Aksa’nın Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş olan ilk şeklinin tarihte korunamadığı, birkaç kez yıkıma maruz kaldığı bilinmektedir. Ancak bu mabed İslâm’ın fethinden sonra ilk inşa ediliş amacına uygun bir şekilde yeniden inşa edilmiş ve asıl fonksiyonuna döndürülmüştür. Bu kutsal mabed üzerinde hak sahibi olan da şu veya bu kavim, şu veya bu toplum değil, tevhid inancıdır. Dolayısıyla tevhid inancına sahip olanların bu mabede sahip çıkmaları kutsal bir sorumluluktur. Tevhid inancına sahip olduklarını söyleyenler o kutsal mabede sahip çıkma konusunda ihmalkâr davranırlarsa samimiyetlerini göstermede de ihmalkâr davranmış olacaklardır.

Mabedler, etnik kimliğe göre sahiplenilecek ve yine bu kimliğe göre devralınacak miraslar değildir. Bir mabed ne amaç için inşa edildiyse o amaç için değerlendirilir. Kim o amaç için değerlendirirse onun üzerinde hak sahibi olur. Bilindiği üzere Ka’be ve Mescidi Haram, Hz. İbrahim (a.s.) tarafından tevhid inancına göre kulluk görevinin yerine getirilmesi üzere inşa edilmişti. Müşrikler içini putlarla doldurdular. Resûlullah (s.a.s.), Mekke’yi fethettiğinde onların hepsini temizledi ve Ka’be’yi yeniden gerçek fonksiyonuna kavuşturdu. Mekkeliler, Arap ya da İbrahim oğlu İsmail’in (Allah’ın selâmı her ikisinin üzerine olsun) soyundan geldikleri için Ka’be üzerinde hak sahibi değillerdi.

Bugün Filistin topraklarını işgal altında tutan Siyonist grupların Mescidi Aksa’yla ilgili iddiaları ve planları büyük ölçüde siyasidir. Özellikle dünya Müslümanlarının Kudüs ve Filistin davasıyla irtibatlarını koparmak amacıyla arada önemli bir bağ oluşturan Mescidi Aksa’yı ortadan kaldırmak amacıyla söz konusu iddiaları ortaya atmaktadırlar.

Sonuç itibariyle Siyonist işgalcilerin Mescidi Aksa başta olmak üzere Kudüs’teki mukaddes mekânlarla ilgili tüm iddiaları tamamen tarihin saptırılmasından ibaret ve ideolojik amaçlara yöneliktir. Dolayısıyla Müslümanların onlarla paylaşacakları bir şeyleri yoktur. Yahudilerin tarihten kalan herhangi bir mirasları olsaydı zaten İslâm adaleti Hıristiyanların tüm kutsal mekânlarını koruduğu gibi onların miraslarını da korurdu. Çünkü aşağıda biraz daha ayrıntılı olarak vereceğimiz üzere İslâm adaleti o beldelere hâkim olduktan sonra kimsenin dinî mirasına, kutsal binasına ve mekânına zarar verilmemiş, herkesin mukaddesatı korunmuştur. Müslümanların tevhid ehli peygamberlerden aldıkları kutsal mirası yahut kendilerinin inşa ettikleri ve asıl gayesine uygun olarak ihya ettikleri mabedleri onlara peşkeş çekmeleri veya onlarla paylaşmaları da beklenemez.

İslâm’ın Adaleti Herkese Yeter

Siyonistlerin kutsal mekânlarla ilgili iddiaları tamamen siyasi ve işgalci temele dayandığından Müslümanların onların iddialarına dayalı olarak kendileriyle paylaşacakları bir şeyleri yoktur. Hıristiyanların kutsal mekânları ve mabedleri ise en güvenli dönemlerini İslâm adaletinin gölgesinde yaşamıştır. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü fethettiğinde, Hıristiyanların teklifte bulunmalarına rağmen kendisinden sonra Müslümanların camiye dönüştürebilecekleri endişesiyle Hıristiyanların kiliselerinde namaz kılmamıştır. Kudüs’te onca kilisenin ve Hıristiyan kültürüne ait tarihi mirasın zarar görmeden korunabilmesi ancak İslâm’ın yüce adaleti tarafından himayeye alınması sayesinde mümkün olabilmiştir.

İslâm adaleti Hıristiyanların Kudüs ve Filistin’deki haklarını korumaya aldığı, onların dinî mabedlerine, tarihi kültürlerine ve kişisel mülklerine zarar verilmesini engellediği halde haçlı seferlerinde Müslümanlara büyük kayıplar verdirilmiş, tarihi ve kültürel mirasları tahrip edilmiştir. Yetmiş bin Müslüman Kudüs ve çevresinde haçlı askerleri tarafından şehit edilmiştir. Haçlı askerlerinin atlarının ayaklarının Kudüs caddelerinde kana gömüldüğü bizzat katliama şahitlik eden haçlı komutanlarının hatıratında yazılmıştır.

Haçlıların bu zulüm ve katliamı gerçekleştirmelerine rağmen Salahuddin Eyyubi’nin gerçekleştirdiği ikinci fetihten sonra kimseye zulmedilmemiş, hangi dinden olursa olsun bütün herkes İslâm’ın adaletinin güvencesi altına girmiştir. Ne var ki İngilizlerin 1917′de gerçekleştirdikleri ikinci haçlı işgalinden sonra Siyonist terör örgütlerinin önü açılırken oranın yerli ahalisine baskı yapılmış, mülkleri zorla ellerinden alınarak Siyonistlere sembolik ücretlerle satılmış, sonra da bu mülklerin Filistinliler tarafından satıldığı ileri sürülerek bir de iftira atılmıştır. Siyonist terör örgütlerinin 1947′de devlet ilan etmeleriyle birlikte ikinci haçlı işgali amacına ulaşmış olduğundan İngiliz işgal güçleri çekildiler. Fakat bu kez zulüm ve vahşet katlanarak devam etti.

Bugün de Siyonist işgalcilerin sinsi planları ve oyunları sebebiyle İslâm’ın en kutsal üç mabedinden biri olan Mescidi Aksa ciddi tehditle karşı karşıyadır. Bu kutsal mabedi tüm Müslümanlar adına korumaya çalışan Filistinliler ise son derece vahşi zulümlere maruz kalıyorlar.

Dünyanın değişik beldelerinde yaşayan Müslümanların, Kudüs’ün gerçek kimliğine ters ve İslâm’ın adaletine güven konusunda şüphe mahiyeti taşıyan formüllere hizmet etmek yerine kutsal Mescidi Aksa’yı özgürlüğüne kavuşturmak isteyen Müslümanların davalarına ve mücadelelerine destek vermeleri gerekir. Siyonist işgale son verilir, Kudüs ve Filistin özgürlüğüne kavuşur ve o beldeye İslâm’ın adaleti hâkim olursa görülecektir ki o yüce adalet herkese yetecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bilindiği üzere Asr-ı Saadet’te haklı olduklarını bilen yahudiler dahi İslâm’ın adaletine güvendiklerinden anlaşmazlık davalarında, rüşvet yiyerek haklıyı haksız çıkaran hahamlarına gitmektense rüşveti haram bilen, zararı kendine dokunsa da adaleti icra etmeyi görev sayan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gidiyorlardı. İşte o peygamberin izinden gidenlerin bu adaletin herkese yeteceğine inanmaları ve kutsal bildikleri beldelerde adalet ve hakkaniyetin hâkim kılınması için yönetimi birileriyle paylaşma ihtiyacı duymamaları gerekir.

Bütün bu sebeplerden dolayı kutsal Kudüs şehrinin ve etrafındaki mübarek beldenin Siyonist işgalden kurtarılarak, gerçek özgürlüğüne kavuşturulması ve İslâm’ın yüce adaletinin gölgesinde korumaya alınması için çalışmak iman sahibi olduğunu söyleyen herkesin üzerinde sorumluluktur. Kimse bu sorumluluktan azade olduğunu söyleyemez. Bu konuda üzerlerine düşeni ve güçlerinin yettiğini yerine getirmeyenler, birtakım modernist felsefelerin etkisinde kalarak işgalci güçlerin teorilerine alet olanlar büyük hata içindedirler.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.